Rüya literatürüme katılan yepisyeni bir ünlü var

Dün gece yine böyle karmaşık kurmuşuk ( karışık kuruşuk?) rüyalar gördüm. Önce yüreğime iniyodu az kalsın. Hatta indi, gözlerimdeki yaşlar sel oldu aktı. Benim Zuzum ölmüştü. Off düşündükçe ben gidicek gibi oluyorum öbür tarafa. Neyse efendim rüyanın bir yerinde artık bu gerçeği(!) kabul ettikten sonra kafamdan türlü düşünceler geçiyor. Bu Zuzunun bir de böyle hiç hoş olmayan bi şekilde ayrıldığı birisi var. Biz ona hayvan demiyoruz mesela. Hayvanlara hakaret olur diyerekten. Herneyse... Rüyadayken artık matemin yerini başka başka duyguların almaya başladığı ilk safhalarda bu şahsın ağzına etmeyi filan düşünüyorum ben. Nasıl oluyorsa bu rüyadan alakasız olarak bi anda annem ve kardeşimle bi yerlere gitmeye çalışıyoruz. Metrobüse binecekmişiz ama canım annem jeton yerine 5 lirayı sokmaya çalışıyo o turnikelerde filan. Ben anne napıyosun dur, para zayi olacak diye feryat figan ediyorum. Dinlemiyor beni. Bu sıralarda bakıyorum kalabalığın arasından Erol Büyükburç geliyor. Vay anasını sayın seyirciler, o da nerden çıktı ki? Hiç bir fikrim yok. Hani Esat Kıratlıoğlu diye bi amcamız vardı. Tansu Çiller'in yanından ayrılmazdı. Heh işte o amca gibi saçlarını yandan alıp kafasının üstüne tararmış meğersem bizim Erol'umuz Büyükburç'umuz. Ben ise o yandaki saçları upuzuuun yanlara doğru dökülmüş, tepesi de kel olarak görüyorum kendisini. Valla ondan da biraz korktum açıkçası. Gerçekte görsem o zaman da korkarım. Kızgın bi amca gibi geliyor bana. Neyse...
Bu rüyamızı da Allah Zuzuya uzun ömürler versin, Erol Büyükburç'u da saçsız bırakmasın diye yorumlayarak sonlandırıyoruz.

0 yorum:

Yorum Gönder

About this blog

I remember one morning getting up at dawn, there was such a sense of possibility. You know, that feeling? And I remember thinking to myself: So, this is the beginning of happiness. This is where it starts. And of course there will always be more. It never occurred to me it wasn't the beginning. It was happiness. It was the moment. Right then.